aşk, özgürlük, blog, deneme, edebiyat, gelecek, hayat, kafes, kafesdergi, serbest, Uncategorized, yazı, şiir

Ne anlamı vardı?

Nefes almak için yetmez ciğerlerinin hava ile dolması,

Hayatla dolmayı arzu etmeli bütün bedenin.

Kalp beceremez sevmeyi,

Sen kendini olduğun gibi kabul etmeyi kabullenemedikçe…

Kırmak için sürekli çabaladığın o kabuk,

Daraltıyor içimi sen genişledikçe

 

Ve sen…

Bütün engelleri aşmaya çalışırken,

En büyüğünün kendin olduğundan habersiz…

Gelecekten ümitsiz

Bir o kadar da beklenti dolu…

 

Ve ben…

İçine hapsolduğum bu karanlık odada,

Teker teker yoklayarak bütün duvarlarını

Bulmaya çalışıyorum bir çıkış yolu

Peki ya bunca zamandır oda karanlık değil de

Benim gözlerim kapalıysa?

Peki ya görmeyi hayal ettiğin şeyler

Aslında görmekten en çok korktuklarımsa?

Ve ben aslında sadece küçük bir çocuk gibi yorganımın altına saklanıyorsam?

Ve sen beni uyutuyorsan?

 

Herkes beni sarsılmaz bir güç kaynağı olarak görürken

Ben durgun bir nehirde bile gitmeyi beceremeyin delik deşik bir balıkçı teknesiysem

Peki ya okyanuslara açılmayı planlıyorsam?

Bir hayal ne kadar büyük olursa bizim için o kadar iyi midir,

Yoksa bazı şeyler için hiçbir zaman yeterli olmayacağımızı kabul mü etmeliyizdir?

Peki ya ümit?

Bir gün okyanuslara açılmayacaksa yolları bu nehrin,

Ne anlamı vardı ki yüzmenin

Yüzlerce, binlerce milin

Ne anlamı vardı?

 

Sen benim geleceğimsin

Bense kendim…

Nereden görebilirdin ki senin için yaptıklarımı,

Nereden bilebilirdin

Ben senin hep arkandayken,

Ve senin yüzün hep ileri dönükken,

Nereden görebilirdin ki

Nereden bilebilirdim…

Ben senin yıkılan umutların,

Sense benim yükselen ümitlerim…

 

Zor şey insanın kendini anlamasını,

başkalarınınki kolay da,

Kendi için yaptıklarına minnet duyması

Aşık olmak değil zor olan,

Kendini sevmek…

Kolay şey hayal kurmak,

Önemli olansa inanmak…

Yıkılan hayalleri de, kurulan ümitleri de

Başardığın her şeyi ve tökezlediğin her yeri

Benimseyebilmek…

Önemli olan kendinden bir “ben” yaratabilmek…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar
Standart
özgürlük, blog, deneme, edebiyat, gelecek, hayat, kafes, kafesdergi, serbest, Uncategorized, yazı, şiir

Kafes

Asla çıkamayacağını bile bile içinde bulunduğu iç daraltıcı metal küçük kafesin demirden örülmüş parmaklıklarını adeta parçalamak istercesine, kendisine göre kocaman ama kafese göre küçücük ve etkisiz kanat hamleleriyle döven zavallı bir kuş gibi hissediyorum kendimi…

İçimden taşan, taşmak isteyen bütün duyguları, hayallerimi, planlarımı  hapsetmekte çok zorlanıyorum artık. Hayatımla ilgili kararları kendi başıma alamamaktan, büyük bir hevesle planladığım birçok şeyi gerçeğe çevirememekten ve çevirdiklerimi de başkalarının çarpıtılmış gerçekliklerine ve uygunluk anlayışlarına göre düzenlemek zorunda olmaktan usandım…

İnsanların, en yakınımdaki insanların, beni anlamamasından, “benim iyiliğime” olduğunu düşündükleri şeyleri zorla bana dayatmalarından, ve benim de tıpkı kendileri gibi “düşünebilen” bir organizma olduğum gerçeğini anlayamamalarından usandım…

Milyonlarca yıldır orada olan onlarca tonluk bir kayayı yontmaya çalışan biçare bir dalga gibi hissediyorum kendimi. Biliyorum, belki zaman içinde yol alabilirim biraz, kendimi ispat edebilirim, o sert kayaya bile kendi yolumu öğretebilir ve onun bana uygun gördüğü yoldan geçmek zorunda kalmaktan kurtulabilirim.

Ama o kadar vaktim de sabrım da yok artık benim.

Neden hiçbir zaman yeterli olmuyor bugüne kadar ispat ettiklerim?

Usandım…

Ait olduğum yoldan zorla alıkonulmaktan yoruldum

Yara bere içinde kaldı kanatlarım bana dayatılan hayatın kalın duvarlarını yıkmaya çalışmaktan.

Çok yoruldum.

Ama her seferinde kendime çıkan bir ışık buldum…

Artık sadece yürümek istiyorum…

Kendim için seçtiğim ve uğruna çok çalıştığım kader yolunda başkalarının ayak izlerini takip etmek zorunda kalmadan kendi yolumda ilerlemek istiyorum.

Açın kafesimin kilidini

Artık keşfedilmeye değer milyonlarca şeyle dolu hayatı KENDİ kararlarımla tanımak istiyorum.

Belki onlarca kez geçtiğim yolları, canım İstanbul’u ve tüm dünyayı kendi adımlarımla karış karış gezmek, hissetmek istiyorum.

Sahip olduğum diğer bütün nefeslerimi konakçısından ayrılamayan bir parazit gibi değil, cesur ve hür bir kuş gibi yaşamak istiyorum.

Benim canım en çok bu manevi tutsaklıktan yanıyor

Anlamıyorsunuz…

 

En çok da neyden korkuyorum biliyor musun?

O kadar uzun bir zamanımı almış ki bu özgürlük savaşı

Bundan onlarca yıl sonra,

Belki orta yaşlarımda

Bir bakmışım ki unutmuşum ne için savaştığımı

Ve vazgeçmişim çabalamaktan

Kendi kafesinde yaşamaktan mutluluk ve övünç duyan

Basit bir tutsak olup da çıkmışım…

Şu an karşısında durduğum ne varsa hepsine sahip olmuşum…

Uçma hayalini kuran minik kuş

Hayatın karmaşasından ve daha binbir türlü anlamsız bahaneden

Kanat çırpmayı bile unutur olmuş…

Kendi kafesimin kilidini kırmayı ümit ederken

Kırılan tek şey hayallerim olmuş…

Ve ben nefret ettiğim ne varsa

“O” olmuşum…

 

 

 

Standart
blog, deneme, edebiyat, gelecek, hayat, kafes, serbest, Uncategorized, yazı

Haksızlık Umudu Öldürür

Etrafımdaki çoğu insan sorgular küçücük olaylara takılmamı. Oysaki bilmezler, anlayamazlar… Ben ne o küçücük olaylara, ne de onların sonuçlarına takılırım. Benim derdim hep “neden”lerle…

En ağır darbeyi bile mantıklı bir sebeple kabul edebilirim. İnsanların affedilemez gördüklerine affedebilirim, sadece bir parmağımla tertemiz  yeni bir sayfa açabilirim…

Ama bir sebep bulamazsam, bozuk bir plak gibi devam ederim sormaya “neden?”, “peki neden?”…

Kendimden başka kimseyi tüketmediğimi bilerek devam ederim sormaya…

Ta ki sorumun cevabının olmadığını kabul edene kadar, başkasının yaptığı bir hata yüzünden kendimi tamamen tüketene kadar…

Ve o zaman acı gerçekler buz gibi bir rüzgar misali çarpar suratıma. Bir neden yoktu aslında, en başından beri yoktu. Sadece haksızlık…

İşte o ufacık nedensizlik, o haksızlık, ne kadar küçük gözükse de başkalarının gözüne, öyle sinsi bir darbe vuruyor ki gelecek için adım adım taşlarını dizdiğim umutlarıma. Yerle bir oluyorum bir anlığına.

Gelecek için elimde hiçbir şey kalmamış gibi, kapkara bir kışa hazırsız yakalanmış bir karınca gibi hissediyorum…

Sabırla üst üste dizdiğim umutlarımın yıkılışlarını izledikten ve bir anlığına artık bir ritüel haline gelmiş bir şekilde insanlık için üzüldükten sonra, bir karıncanın çalışkanlığı ve bir ağustos böceğinin umursamazlık maskesi ile tekrar başlıyorum inşaa etmeye yıkılan ümitlerimi. Yüzümde her zamanki gibi dışarıdan mutlu, içeriden ifadesiz bir gülümseme…

Elimden ne gelirse işte…

Ve işte bu yüzden haksızlık umudu öldürür.

Ufak gibi gözüken darbeler ise aslında bazılarımız için ölümcüldür…

 

Standart
deneme, edebiyat, gelecek, hayat, serbest, Uncategorized

Sürüden Ayrı Yaşamak

Yaşamak…
Hür bir şekilde, masmavi göklerde süzülen kuşlar gibi… Sahi, ne kadar özgürdür kuşlar? Ne kadar yaşayabilir sürüsünden ayrı, ne kadar uzaklara uçabilir rüzgarının arkasına sığınabileceği bir ailesi, diğer kuşlar olmasa?

“Bizim özgürlüğümüz başkalarının ögürlüklerinin başladığı yerde biter.” sözü sadece başkalarının özgürlük alanını gasp etmeyelim diye değil, aynı zamanda başkaları olmadan sosyal canlıların özgür olma ihtimalinin olmadığını da vurgulamak için ortaya atılmıştır bence. Biz etrafımız kalabalıklarla dolu olduğu sürece; kendi sürümüz içersinde özgürleşebiliriz ancak. Çünkü yapımız gereği sadece yan yana durarak daha büyük organizasyonlar oluşturan atomlardan değil, ayrıca biz fark etmesek de sürekli etkileşim halinde olan bir “ruh aleminden” de oluşmaktayız.

O yüzden “millet”, “toplum” gibi kavramlar belki de olduğumuz kişi üzerinde bizim düşündüğümüzden çok daha etkilidir. Belki davranışlarımızın bir kısmının etrafımızdaki insanlarınkilere benzemesinin tek nedeni sadece bilinçli/bilinçsiz bir taklit mekanizması değildir de aynı zamanda duyularımızın ve gücümüzün ötesinde bir ruh çekimidir. Belki de devasa bir resmi oluşturan ufacık bir fırça darbesinden ibaretizdir aslında hepimiz, bitişiğimizdeki renklerle iç içe geçmiş, yepyeni bir renk oluşturmuş…

Yani belki de gelecekte yapabileceklerimizin sınırsızlığı henüz öğrenmediğimiz şeylerden, tanışmadığımız insanlardan, henüz ulaşamadığımız diğer sürülerin varlığından gelmektedir. Yani biz kendimizi soyutlaştırdıkça, yalnızlaşarak sivrilmeye çalışmakla değil de paylaştıkça ve etkileştikçe başarılı oluruz.

Özetle bir başarı ne kadar sansasyonel, ne kadar yenilikçi ve önder olursa olsun; mutlulukla, sevgiyle ve bir “sürüyle” desteklenmemişse elde var kocaman ve “sansayonel” bir SIFIR…

 

 

 

Standart
aşk, deneme, edebiyat, hayat, serbest, Uncategorized, şiir

Ben Birini Çok Sevdim…

Birine kalbinizi emanet edebilmek için önce o kalbe sahip olduğunuzu kabul edip, elde olan imkanlar dahilinde kendinizi sevmeniz ve geçmişte yaptığınız/yapamadığınız her şey için kalbinizi affetmeniz gerekiyor sanırım.

Ben birini çok sevdim… O kadar sevdim ki, nasıl bir gezegenin kızgın lavlarla kavrulmaması için yıldızına çok fazla yaklaşmaması gerekiyorsa ben de yaklaşamadım ona. Belki gözümde büyüttüm, belki de olduğu gibi gördüm… Ama o kadar korktum ki aşık olmaktan, aşık olunmayan olmaktan, sevgimin küçümsenmesinden; içimde besledim onu, bir marifetmiş gibi bunca yıl içimde besledim… Beni ne kadar tükettiğini fark etmeden içimde filizlenmesine izin verdim.

Kendi etrafıma ördüğüm duvarları sırf o içeri giremesin diye bir kat daha sıkı ördüm.
Ne mi oldu?
İlk karşılaşmamızda hepsi yerle bir oldu.

Bilemiyorum…
Sanırım sadece küçük olasılıklarla yetinemeyeceğim artık.
Tekrar sevmeyi öğrenmem gerek.
Seni kalbime gömmektense,
Söküp atmayı göze almam gerek
Bir türlü vazgeçemediğim yalnızlığımı
Terk etmem gerek.
Sanırım artık kendimi affetmem gerek…
Affet…

Standart
aşk, deneme, edebiyat, gelecek, hayat, serbest, Uncategorized, şiir

Yılların Günahı Ne?

Nedir günahı her mutsuz geçirdiğim yılın, neydi bedenimin suçu, bu kadar erken yorulan, yaralı bir ruhu yıllarca taşımak zorunda kalan benim suçum neydi?
Türlü yollar denedim “iyi”leşmek için, düştüm, kalktım, vazgeçtim, yeniden başladım… Ama sonuç hep aynı, hep hüsran, hep yalnızlık…

Her insana yeni umutlarla gidiyorum ben, bu sefer paylaşabileceğime, sesimi duyurabileceğime inanarak, her ne kadar inkar etsem de her seferinde aptal gibi güvenerek her insanda yeniden başlıyorum ve bitiyorum. Kaybolan umutlar yeni yalnızlıklara gebe kalıyor ve ben yavaş yavaş eriyorum bütün dünyanın gözü önünde.

Görülmeyen bir savaşta cesur bir asker gibi savaşırken en ön saflarda,
Kurşunlar saplanıyor ruhumun her yerine,
Onlarca belki yüzlerce…
Ve ben ayağa kalkmaya çalışırken,
Dikkatimi çekiyor ulu gökte bir parıltı
Kafamı kaldırıyorum semaya
Dinginleşiyorum…
Yazgısını farkına varan bir kurban gibi
Teslim oluyorum beni tüketen kadere
Biliyorum ki müebbet benim cezam
Çünkü “farkına varmak” için doğmuşum ben
Bu dünyada insanların göz ardı ettiği ne varsa onu farkına varmak için yaratılmışım
Kimi zaman ağır gelse de bu yük omuzlarıma,
Düşsem de bazen,
Kaybolsam da
Öğrendim artık ayağa kalkmayı
Tek başıma

Standart
aşk, deneme, edebiyat, gelecek, hayat, serbest, Uncategorized, şiir

Tek Bir Kalbin Karşılayamayacağı Kadar Kalabalık Bir Zihin

Geçen onca günün ardından iyileşebilirim sanmıştım. Yeni bir okul, yeni bir yaşam, yeni bir ev beni değiştirebilir sanmıştım. Ama ne iyileştim ne de değiştim… O kadar korktum ki yalnız kalmaktan bir an bile boş bırakmadım kendimi, bir sürü insanla tanıştım, istemeden bir tanesini kendime aşık ettim. Sevilmenin beni iyileştirebileceğine inandım çünkü ama ne onun beni daha yakından sevmesine izin verdim ne de iyileştim. Her zaman olduğu gibi her şey tam güzel giderken, hayatımı rayına otutturmuşken, pervasızca aşkı arıyorken yine çarptım o “görünmez duvara”, mutluluğum ve benim aramda duran en büyük engele, kendime, anlam veremediğim hislerime… Bırakın iyileşmeye çalışmayı, bir başkasının yardım etmesine dahi izin veremiyorum. Sadist bir zevk alıyorum sanırım melankoliden. Belki yanlıştır iyileşmeyi beklemek, belki ben böyleyimdir…

Geçen onca gün sırf düşünmeye bile vaktim kalmasın diye bir saniye bile boş bırakmadım kendimi, ama dayanamadım artık etrafımdaki onca insana, anlamsız boş konuşmalara, anlam yüklenmeye çalışılan boş bakışmalara dayanamadım…

Ve şimdi yalnızım… Uzun zamandır üzerine kalın bandajlarla örtmeye çalıştığım kalp kırıklarım yine çıktı yüzeye, canımı acıtıyorlar belki ama ben bunu seviyorum. Birine aşık olmayı değil, aşık olma ihtimalimi seviyorum. İnsanlarla birlikte olmayı sevdiğim kadar insanlardan nefret ediyorum ve evet yalnızlıktan korktuğum kadar yalnız olmaktan hoşlanıyorum.

Beni mutsuz eden, korkutan ne varsa hepsine bünyemde sahip olmayı seviyorum. Kendi canımı acıtmayı ve bu şekilde küçük bir çocuğun rüyadan uyandığını anlamak için kendini cimciklemesi gibi ben de kendi canımı yakıyorum. Hayatta olduğumu hissetmek ve kendi yolumda olduğumu doğrulamak için. Kendimle alakalı nefret ettiğim ve değiştirmemin imkansız olduğu her şeyin intikamını almak için yakıyorum canımı.

Kendimi sevmediğimden değil ama sevmekten korktuğum için kaçırıyorum belki de hayatı. Başkasının beni sevmesini bir türlü anlamlandıramadığım için aşkı imkansızlaştırıyorum yüreğimde. İçimdeki tutkuyu, isteği ve amatörlüğü örtüyorum hiç de amatörce olmayan bir şekilde.

Yalnız kaldığım ilk andan itibaren ise tekrar başlıyorum eski defterleri açmaya. Ama bu sefer kanatmak için değil de eski yaraları, sanki kurtarmaya çalışıyorum kendimi bile isteğe battığım bu bataklıktan.

Tek bir kalbin karşılayamayacağı kadar kalabalık aklım. Çelişkilerle dolu…
Yüreğimin tek isteği kör kütük bir aşk iken,
Aklım sadece yakmak istiyor bu bedeni
Benden geriye küllerim bile kalmayıncaya kadar yakmak istiyor.
Ama seviyorum ben yaşamayı
Seviyorum ve savaşıyorum hakketmek için aldığım nefesleri
Sadece bilmiyorum
Kendimi nasıl mutlu ederim bilmiyorum…

Standart